Hilm Kılıcı


İmansızda vicdan, kırk cesette bir can olmaz. Tay büyür at olur da, it büyür insan olmaz.

İyiyle kötüyü birbirinden ayıramayanlar kim? İyiden haz, kötüden gam duyanımız kimler?
Teslim olana eziyet, mağdura şiddet kime yakışır?

Hiddetli söz cahilin, hikmetli söz er kişinin işidir. Şu ortamda dahi ne çok Can’lar gitti, kalpler kırılıp sevgiler tüketildi.

Anlayana küçük bir hikaye;

Allah’ın arslanı Hz. Ali efendimiz savaşta bir yiğidi alt etti. Hemen zülfikarını (kılıç) çekti. Onu öldürmek istedi. Ancak o yiğit Hz. Ali’nin mübarek yüzüne tükürdü. O anda Hz. Ali kılıcını yere attı ve düşmanını öldürmekten vazgeçti. Bu duruma, bu beklenmedik acımaya şaşırıp kalan askerler dedi ki:

– Ey Ali! Zülfikarını çekmiş o adamı öldürecektin, sonra neden kılıcı yere attın, kahredeceğin yerde gösterdiğin bu merhamet nedir, neden düşmanı öldürmekten vazgeçtin?

Hz. Ali cevap verdi:

-Ben kılıcı Allah rızası için vururum. Ben Allah’ın arslanıyım, nefsimin değil.

Hiddet, öfke padişahlara padişahtır. Fakat bizim kölemizdir. Ben öfkenin ağzına gem vurdum. Savaşırken yüzüme tükürdüğü için kendi nefsim için öfkeye kapılırım diye kılıcımı gizledim, adamı serbest bıraktım. Çünkü o yüzüme tükürünce nefsime ağır geldi. Benim huyum değişti. Yapacağım savaşın yarısı Allah rızası için, yarısı da öfkelendiğim ve ondan intikam almak için olacaktı. Halbuki Allah’a ait işlerde ortaklık uygun değildir.

Bu kılıç darbesi çelik kılıçtan daha keskindir. Bunun adına hilm (hiddete karşı sakin) kılıcı denir.

Şimdi sormak lazım; kim, kimi, kimin kılıcıyla vurur? Her zümre kendi doğrularıyla savaşırken kendinden olmayana türlü sıfat yakıştırır.

Zulüm bizdense ben bizden değilim. Kalp kırmaya, insanları çöldeki seraba inandırmaya lüzum yok.

Kuş evi

kus_evi

Osmanlı döneminde inşa edilen camilerin çoğunun yüksek bölümlerine kuşlar için küçük barınaklar yapılırdı. Hatta bu barınakların çoğu köşk, cami ve görkemli birer köşe taşı şeklinde inşa edilirdi. Resimde gördükleriniz bunlardan sadece bir kaç örnek.

Bu tarz bir kuş evi ile karşılaşıldığında verdiğimiz takdir tepkileri ise atalarımızın ne denli merhametli insanlar olduğunu anımsamamızı sağlar.

Peki bu uygulamayı ilk kurgulayan kim? Kim bu denli ince düşünüp de canlıları ayırt etmeksizin böylesine ince bir düşünce ile bir buluş gerçekleştirmiştir? O insan ki mutlaka edep sahibi bir insandır, aksi durumunda diğer varlıklara da hürmet edilmesi gerektiğini bilmez.

Okumaya devam et

Neme Lazım…

FingerReminder

Hepimiz yanlış yapabiliriz, yanlış düşünebiliriz ve yanlış kararlar alabiliriz ama hiç kimse hissiyatları noktasında yanılıyor olamaz.

Bizlerin, hepimizin bildiği gerçekler var. Hepimizin kendi alanıyla ilgili uğraşları var. Yapılan işlerin ise üç türlü yapım şekli var; kişi iş yapar doğru yapar; kişi iş yapar yanlış yapar; bir de kişi iş yapar kendi istediği gibi yapar.

Yanlış ve doğrunun, iyi ve kötünün, güzel ve çirkinin ayrımının kişilerin kendi düşüncesinden çok toplumun gözlemleriyle ayrıştırıldığı günümüzde yıllarca neyin “doğru” yada “yanlış” olduğunun kavgasını sadece yapılan işlerde değil, fikirlerde de yaşadık. “Sen haklısın” cevabını verdiğim nice insanlar oldu; ilgisini kaybetmesin diye bilgisini yücelttiklerim olduğu kadar.

Hak verdikçe hak arayan insanlarla oldum, hakkaniyeti ne bu insanlarda buldum, ne de bu insanlardan hakkaniyet namına bir şey gördüm. Zamansız geçen günlerde kişilerle mücadele etmekten kendi işimi yapamaz oldum, kendi işimden alı konuldum. Zahmetle kazanılan emeklerin karşılığında, merhametle kaybedilen kazançların sahibi oldum.

“Fikrin ne önemi var fiiliyat olmadıktan sonra” dedim, zikrettiğim fikirleri fiiliyata geçirdim. Fikir diye bana satılanları düşünmekten ömrümü tükettim. Düşünceler arasında kendimi kaybettim, bu kadar düşüncenin içinde boğulmakla aslında en büyük hatayı kendime ettim. Fısıltılarla bağırdım düşüncelerimi ve haykırışlarla örttüm tüm sessizliğimi. Düşüncesizlikle suçlandım, aslında en incesini düşündüğümden en büyük zamanı yine ben kaybettim.

Okumaya devam et