Herkes Kendi Yoluna Baksın

herkeskendiyolunabaksın

Ortalama seyir hızları 120 km olan iki araç aynı anda birbirlerine 200 km uzaklıkta olan A ve B şehirlerinden yola çıkarlar. Bu iki araçtan hangisi hedefine daha çabuk varır?

Sorunun kesin cevabının “aynı anda varırlar” olduğunu düşünenlerimiz yolculuğu değil yolu hesap etmişlerdir. Oysa sorunun cevabı; hangi araç geldiği yoldan daha çok keyif almış ise o daha erken varmıştır olacaktır. Nasıl mı?

Okumaya devam et

Verim-Sizlik

verimsizlik_yazi

Yılın ilk yazısına -üstelik yazı yazmadan geçen epey bir süreden sonra- böylesi ticari ve kurum kültürünü ilgilendiren bir konu üzerine yazmak yerine daha eğlenceli bir yazıyla başlamak isterdim doğrusu.

Genel iş anlayışımıza göre bir göreve biri alınmışsa en önce o kişinin doğru kişi olduğunu kabul eder ve tüm değerlendirmeleri o doğruluk üzerine kurarız. En nihayetinde ilgili göreve gelen kişi tanımlanmış olan görev tanımlarını, kurum hedeflerini ve işletme prensiplerini bilerek göreve gelmiştir. Bu sebeptendir ki çalışan isteyerek, inanarak ve özverili davranarak tanımlanmış görevini yerine getirir veya getirmeye çalışır.

Okumaya devam et

Çok Acayip Bi Yer!

bakışaçısı

Bir vesile bulup tatil amaçlı da olsa ziyarette bulunduğumuz bir ülkeyi döndüğümüzde anlata anlata bitiremiyoruz. Orada görülenlerin varlığını ülkemizdekilerle karşılaştırıyoruz. Derler ya elmanın içindeki kurt için dünya elmadan ibarettir. İşte tam da bu sözü yaşayan “kurt”larız.

Edirne’de bulunmamız hasebiyle birçok kez resmi ziyaret münasebetiyle bir sınır şehri olan Yunanistan ve Bulgaristan’ın yakın ilçelerine ziyaretler gerçekleştirilir. Bu ziyaretlerden bir tanesine bende davet edildim ve katılım sağlamak mecburiyetinde kaldım. Bölgede faaliyet gösteren birkaç işletme sahibi ve kurum yetkililerinin de olduğu kişilerle bir minibüse bindik ve doğrudan komşu ülkenin yolunu tuttuk.

Resmi ziyaret olduğu için hiçbir sual sorulmadan gümrük kapısını jet hızıyla geçmenin verdiği ayrıcalığı konuşan ve bununla kibirlenen birkaç kişiyle birlikte sınırı geçtik. Yarım saatlik yolumuzun başlangıcında yer alan bir sınır köyünün içinden geçiyorduk. Minibüste bulunan ve geziye İstanbul’dan katılan yolculardan birisi telefonla eşini aradı; “Hanım buralar çok acayip bir yer; çok farklı; adamların evleri şöyle güzel, yolları böyle güzel” şeklinde ballandıra ballandıra anlatıyordu. Ben de adamın gördüklerini anlamak ve içinden geçtiğimiz köyden bu derece gıpta ile bahsetmesinin sebebini öğrenmek için etrafa bakıyordum. Gördüklerime bakarken bir anda ülkemdeki güzellikleri arar oldum, o bölgeyi farklı kılan özellikleri sorgular oldum. Daha yolculuğun başlangıcında ve hiçbir niteliği olmayan bir köy hakkında bu denli imrenerek anlatılabilecek ne olabilirdi? Edirne’nin, Trabzon’un, Aydın’ın ve ülkemin diğer illerinde olan o güzel köy yaşantılarını görmemiş miydi? Ülkesinin İstanbul’un beton yığını semtlerinden ibaret olduğunu mu düşünmekteydi?

Kendi ülkesindeki güzelliklerinin farkında olmadan başka ülkelerin coğrafyalarını ve başarılarını gıpta ile anlatan bir kitleyle birlikte yaşıyoruz. Bak adamlar ne yapmış cümleleriyle gördüklerini konuşan, kendi seviyesinden yoksun, kendi güzelliklerinden bihaber, neyi nasıl yapması gerektiğini bildiği halde yapmaktan aciz fikir adamları var. Fiiliyat düşmanları var. Başarılara imrenir, kendi başarısızlığını başkalarından bilir, “nasıl yaparım”dan ziyade, “neden yapılamaz” terimleri ile hayal bozar, yapanın hevesini ise “daha önce denendi” sözleriyle budar.

Böyleleri kendi güzelliğinin farkında olmadan sürekli karşısındakine gıpta ile yaklaşan bir tavır takınır. Etrafındaki güzellikleri kıymetsizleştirir, komşusunun zehrini kendi balından tatlı kılar. Gittiği ülkede kendi vatanını geri kalmışlıkla tanımlar.

Her köşesi cennet memleketim. Bir ülkenin zenginliği coğrafyasından, kültürü yaşantısından anlaşılır. Sen güzelsin Türkiye de bizim yaşantımız nicedir.

Yaşam Gör-güsü

Her yolculukta, yolcuların sorması gereken bir soru vardır. Acaba doğru yolda mı gidiyoruz? Çoğu yol uzun ve meşakkatlidir ve çoğu yol yollarını kaybetmiş insanlarla doludur.

Bazıları, kaderin de yardımıyla, kendi yollarını çizerler. Belli bir hedefleri yoktur ama benzer ruhlara sahiptirler. Diğerleri birlikte hareket eder ve bir başkasının kollarında huzur bulurlar. Çok az bir kısmı da beladan uzak durmak için gittikleri yoldan ayrılırlar.

Ama gözlerini yoldan ayırmadan bakanlar nereye gittiklerini göremezler ve genellikle, yolun onları götürdüğü yere fazlasıyla şaşırırlar.

“Adam, bilgeye hayatın anlamının ne olduğunu sorar. Bilge, cevabını söylemeden önce adamı bir sınava sokar.

Bilge, bir çay kaşığına zeytinyağı doldurarak adama verir ve evin etrafında kaşıktaki zeytinyağını dökmeden bir tur atmasını söyler.

Adam gözü çay kaşığında pür dikkat evin etrafında kaşıktaki zeytinyağını dökmeden bir tur atıp bilgeye döner. Bilge sorar; “evin etrafında, bahçede neler gördün?” diye.

Adam şaşkın; kaşıktaki zeytinyağına dikkat etmekten bahçeyi fark etmemiştir.

Bilge tekrar tur atmasını ve bu sefer bahçeyi incelemesini ister, ve döndüğünde aynı soruyu yeniden sorar; “Bahçede neler gördün?”
Adam; bahçenin güzelliği karşısında büyülendiğini, bahçeye hayran olduğunu anlatır.

Bilge gülümser ve kaşıktaki zeytinyağının döküldüğünü belirterek hayatın bakış açısıyla önem kazandığını anlatır. Görebileceği güzelliklerin tam ortasında hayatını yaşayacağını ve akıp giden zamanın ancak bakış açısıyla insan gözünde bir anlam kazanabileceğini söyler.”

Yaşamı anlamlı kılan; zeytinyağını dökmeden etrafındaki güzellikleri fark edebilmektir.