Çobanın Yediği Koyun

NemeLazım

Kanuni Sultan Süleyman Han, en yüksek duruma getirmiş olduğu devletin akıbetini hayal eder, günün birinde devletin halinin ne olacağını dert eder, inişe geçip geçmeyeceği ile derin düşüncelere dalar. Bu gibi soruları çoğu zaman süt kardeşi meşhur alim Yahya Efendi’ye sorduğundan bunu da sormaya niyet eder. Güzel bir hat yazısıyla süt kardeşi Yahya Efendi’ye endişeni anlattığı mektubu gönderir.

Mektupta; “Sen ilahi sırlara vakıf bir insansın. Kerem eyle de bizi aydınlat. Bir devlet hangi halde çöker? Osmanoğulları’nın akıbeti nasıl olur? Bir gün olur da izmihlale uğrar mı?” yazar.

Mektubu okuyan Yahya Efendi’nin cevabı kısadır;

Okumaya devam et

Safımız Belli Olsun

Su Taşıyan Karınca

Kral Nemrud İbrahim peygamber’in ateşte yakılması emrini verdikten sonra meydan yere odunlardan büyük bir yığın yapılmış. Odunları tutuşturmuşlar sonra. Alevler o kadar yükselmiş ki bulutların tutuşacağını sanmış izleyen çocuklar. Korkmuş kaçmış bütün hayvanlar. İbrahim Peygamber’i mancınıkla ateşin tam orta yerine atacaklarmış askerler. Atacaklarmış ki Nemrud’un ne güçlü bir kral olduğunu anlasın, görsün; bir daha ona karşı gelmesin İbrahim Peygamber.

Bu sırada bir karınca ağzında küçücük bir damla su ile koşa koşa gidiyormuş. Hem de boyu göklere varan cehennem ateşe doğru. Gökte uçan ve gagasında ateşe atmak üzere bir dal parçası taşıyan bir kartal onun bu telaşını görüp sormuş hemen yanına yanaşıp: “Bu acelen niye? Nereye böyle?”

Ağzında bir damla su taşıyan karınca o bir damlayı ellerinin arasına alıp; “Duymadın mı!” demiş. “Nemrud, İbrahim Peygamber’i ateşte yakacakmış. İşte ateşin olduğu yere su götürüyorum.”

Okumaya devam et

Biat

Biat

Bağlılık, biat ve itaat etmek:

Bu üç zor fiili gerçekleştirmenin en şaşalı yolu; Dervişin Mürşidine sunduğu bir zarftır…

Boş bir kağıt, bir kalem ve bir de silgi.

Kağıt ömür demek.

Kalem ve silgi; “benim hayatımı sen yazarsın, sen silersin” demek.

“Ben hiçim! Azametin karşısında acziyetimin bilincindeyim. Sen ne yazarsan güzel, sen neyi silersen güzel” demek.

“İstediğin gibi yaşat, istediğin gibi öldür!” demek.

Kartal ve Tavuk

Bir zamanlar büyük bir dağın tepesinde bir kartal yuva yapmış. Bir süre sonra kartalın dört tane yumurtası olmuş ve yumurtalar kuluçkama döneminde iken dağda bi deprem olmuş ve yumurtalardan bir tanesi depremin şiddetinden yuvadan düşüp dağın tepesinden yuvarlanarak vadide ki bir çiftliğe dek ulaşmış. Bu çiftlik bir tavuk çiftliğiymiş. Çiftlikte ki tavuklar kendi yumurtalarına benzemeyen bu değişik ve büyük yumurtayı sahiplenmek istemişler. Yaşlı bir tavuk yumurtayı koruması altına almış ve öteki yumurtalardan çıkacak yavrulardan ayırmaksızın büyütmeye karar vermiş.

Günü dolup zamanı geldiğinde yumurtanın içinde ki kartal yavrusu kabuğunu kırmış ve dünyaya gelmiş. Bir tavuk çiftliğinde bulunduğunu ve kendisinin de çevresindeki yüzlerce tavuğun arasında olduğunu görünce, kendini de tavuk sanmış ve çiftlikteki tavuklarla birlikte, o da bir tavuk gibi büyümeye başlamış. Yalnızca o, kendisini tavuk gibi görmekle kalmıyor, çiftlikteki tüm tavuklar da onu bir tavuk olarak görüyorlar ve ona bir tavukmuş gibi davranıyorlarmış. Zaman zaman içinden; “Ben çevremdeki tavuklara benzemiyorum, acaba ben kimim?” diye soruyormuş; fakat bu kuşkusunu bir türlü dile getiremiyormuş. Ne de olsa o da bir tavukmuş ve tavuk olduğunu da bilmeli, kabul etmeliymiş.

Bir gün çiftlikte öteki tavuklarla birlikte oyun oynarken, yukarılardan birkaç kartalın özgürce uçtuklarını görmüş. Kendini tutamamış, yüreğinde bir anda oluşan coşkuyla haykırmış:

“Aman Allah’ım, ne kadar güzel uçuyorlar. Ben de onlar gibi uçmak istiyorum…”
Tavuklar, onun bu sözlerine hep birlikte gülmüşler.
“Sen bir tavuksun ve şunu asla aklından çıkarma; tavuklar kartallar gibi uçamazlar.”

Küçük kartal, o günden sonra hemen her gün gökyüzüne bakıyor ve yukarılarda uçan kartal arıyormuş gözleriyle. Bir kartal gördüğünde ise çiftlikteki öteki tavukları unutuyor, gökteki kartal gözden kayboluncaya dek büyük bir hayranlıkla ve özlemle onu izliyormuş. Sonra da tüm hayranlığını ve özlemini, kartal gördüğü her zaman olduğu gibi, hep aynı sözlerle dile getiriyormuş:

“Ah Allah’ım, ne olur, ben de onlar gibi uçabilsem… Ben de onlar gibi özgürce kanat açabilsem göklerde….”

O böyle konuştukça, bu kez çevresindeki tüm tavuklar da her zaman söyledikleri sözleri bir kez daha, bir kez daha yineliyorlarmış:
“Vazgeç düşlerinden… Sen tavuksun ve hep tavuk olarak kalacaksın…”
Küçük kartal, çevresindeki tavukların her gün birkaç kez yineledikleri bu sözlerinden öylesine etkilenmiş ki sonunda bir kartal gibi göklerde özgürce kanat açmak düşünden vazgeçmiş ve yaşamını bir tavuk gibi sürdürmeyi kabul etmiş ve bir tavuk gibi sürdürdüğü yaşamının sonunda bir tavuk gibi ölmüş…

Ne olduğunu düşünürsen, o olursun. Eğer, hayatınızın herhangi bir zamanında, kartal olma hayalini kurarsanız; hayallerinizi takip edin!

Anka Kuşu

Aslan pençeleri, köpek başı ve tavus kuşuna benzer uzun beyaz tüyleri ile betimlenir… Ölümsüzlükle tasvir edilir. Onu özel kılan ölümsüzlüğü değil, öldükten sonra yeniden dirilmesidir.

Kaf dağının zirvesinde yaşar derler onun için. Masalları, türküleri, şiirleri süsler. Yaşamdan silinir ve sonra yeniden dirilir. Ne zaman zora düşse kendini yakar, küle çevirir. Sonra yeni umutlarla yeniden dirilir, yaşam onun için yeni bir keşiftir.

Anka kuşu için; “adı var, kendi yok” derler. Derler ama yokluğunu inkar edemezler. Geçmişi olan, geçmişi kaybolan Anka kuşunun tek emeli vardır; o da yuva kurmak ve kurduğu yuvada mutlu olmaktır…

Okumaya devam et

Geleceğe Hizmet

Bir Mimar Sinan eseri olan Şehzadebaşı Cami´nin 1990´lı yıllarda devam eden restorasyonunu yapan firma yetkililerinden bir inşaat mühendisi, caminin restorasyonu sırasında yaşadıklarını anlatıyor.

“Cami bahçesini çevreleyen havale duvarında bulunan kapıların üzerindeki kemerleri oluşturan taşlarda yer yer çürümeler vardı. Restorasyon programında bu kemerlerin yenilenmesi de yer alıyordu. Biz inşaat fakültesinde teorik olarak kemerlerin nasıl inşaat edildiğini öğrenmiştik fakat taş kemer inşası ile ilgili pratiğimiz yoktu. Kemerleri nasıl restore edeceğimiz konusunda ustalarla toplantı yaptık. Sonuç olarak kemeri alttan yalayan bir tahta kalıp çakacaktık. Daha sonra kemeri yavaş yavaş söküp yapım teknikleri ile ilgili notlar alacaktık ve yeniden yaparken bu notlardan faydalanacaktık. Kalıbı yaptık. Sökmeye kemerin kilit taşından başladık. Taşı yerinden çıkardığımızda hayretle iki taşın birleşme noktasında olan silindirik bir boşluğa yerleştirilmiş bir cam şişeye rastladık.”

Okumaya devam et

İlimsiz Bilim

kibir, arrogance

Başkalarını kendisi gibi görüp, kendisinin başaramadıklarını başkalarının başardığını ve kendisi için zor olanın başkaları tarafından kolaylıkla yapıldığını görmek kişiyi oldukça rahatsız eden bir durumdur. Bu durum beraberinde yeni bir davranış biçimini de getirir. Kişi başkalarının kolaylıkla yaptığını, yalnız kendisinin yapamadığı işleri sorgulamaya ve hile olup olmadığını araştırmaya yönelir. Ve durum; yapılan işten ziyade, işin nasıl yapıldığı üzerine yoğunlaşıp metot kritiğine kadar gider.

Okumaya devam et

Dua’nın Gücü

Küçük kasabanın birinde, bir caminin tam karşısında arazisi olan adam, arazisi üzerine bir genelev inşa etmeye başlamış.

İmam ve cemaat buna şiddetle itiraz etmişler, ancak mal sahibinin kendi arazisi üzerine nasıl bir iş yeri açacağına da yasal olarak karşı çıkamamışlar. Tüm cemaatin tek yapabildiği şey, imamın öncülüğünde bu genelev için her gün beddua etmekten öteye geçememiş.

Okumaya devam et

Rahatsız Çarık

20120322-012926.jpg
Bundan 36 yıl önce, 21 Mart 1973’te aramızdan ayrılan kişi… O’dur ki Sunay Akın’ın anlattığı bir hikâyeyle, bir kez daha tazelenir belleklerimizdeki yeri…

“Anadolu’nun orta vilayetlerinden bir köyde, yavaş yavaş güneş batmaya, hava kararmaya başlar. Karanlık iyice çöker köyün üzerine. Evlerden birinde bir kadın ve adam yatma hazırlığı yapmaktadır. Erken yatıp yarın sabaha, güneş ışığına erken uyanılacaktır. Adam üzerini değiştirir, yatağına yönelir.

Evin penceresinden, karanlık bahçeye vuran ışıkta, ağaçların arasında bir gölge belirir. Kadın pencereden dışarı bakar ve gülümser. Kadının sevgilisi bahçededir…

Okumaya devam et

Paradigma

“Elimizdeki verilere bakarak başkaları hakkında genel hükümler vermek ve meseleleri göründüğü şekliyle değerlendirmek yanlış yargılamalara sebep olabiliyor. Yeterli gördüğümüz bilgilerin çoğu bazen yetersiz olabiliyor. Aynı enformasyona farklı bakış davranışlarımızı belirler.

Bu sebeple çoğumuzun zaman zaman yaptığı gibi sorunların içinde kaybolmak yerine, paradigma değiştirmeyi başarıp, sorunlara farklı biçimde yaklaşmak sorunu çözebilme ihtimalimizi daha çok artırıyor. Aynı şekilde sorunlarımızı ve dertlerimizi başkaları ile paylaşmak bizlere farklı bakış açıları kazandırırken meselelerin çözümünde ise farklı davranabilme kapısı aralama ihtimali getiriyor” [Prof Dr. Stephen Covey]

Okumaya devam et

“Şer’de” Gizlenen “Hayır”

Bir köyde yaşayan fakir ve yaşlı bir adam varmış. Çok fakir olmasına rağmen kral bile onu kıskanırmış. Öyle dillere destan bir beyaz atı varmış ki, kral bu at için ihtiyara neredeyse hazinesinin tamamını teklif etmiş ama adam satmaya yanaşmamış. “Bu at, benim için bir at değil; bir dost. İnsan para için dostunu satar mı?” dermiş hep.

Bir sabah kalkmışlar ki at yok. Köylü, ihtiyarın başına toplanmış. “Seni ihtiyar bunak! Bu atı sana bırakmayacakları belliydi. Krala satsaydın ömrünün sonuna kadar beyler gibi yaşardın. Şimdi ne paran var, ne de atın” demişler. İhtiyar; “karar vermek için acele etmeyin, sadece at kayıp. Atımın kaybolması bir şans mı, yoksa talihsizlik mi bunu henüz bilmiyoruz” demiş. Köylüler ihtiyara gülmüşler. Ama bir kaç gün sonra at ansızın geri dönmüş, hem de dağlardan bir çok vahşi atı da peşine takıp getirmiş.

Köylüler, ihtiyar adamın etrafına toplanıp özür dilemişler ve “sen haklı çıktın babalık, atının kaybolması senin için devlet kuşu oldu, şimdi bir sürü atın var” demişler. Hayatının her safhasını temkinli bir şekilde geçiren ihtiyar, bu defa da; “karar vermek için yine acele ediyorsunuz, at geri döndü. Şimdilik bilinen gerçek sadece bu. Bundan sonrasının ne getireceğini henüz bilmiyoruz” demiş.

Okumaya devam et

Adalete Fırsat Ver

Aaron Hacker’in emlak bürosunun önünde New York plakalı kırmızı, spor bir araba durdu. Arabadan inen şişman adam, büroya doğru yürüdü. Sıcaktan ter, ince elbisesinin üstüne kadar çıkmıştı. 50 yaşında görünüyordu. Yüzü heyecandan kızarmış, fakat kısık gözlerindeki kararlı, donuk bakış değişmemişti. İçeriye girince başıyla Aaron’a selam verdi; “Bay Hacker?”

Aaron gülümseyerek, “evet benim, sizin için ne yapabilirim. Bay…?”

Şişman adam, “Dill” diyerek kendisini tanıttı. “Zamanım çok az, hemen konuya girsek iyi olacak.” dedi.

“Benim için de iyi olur Bay Dill. İlgilendiğiniz belli bir yer var mı?”

“Doğrusunu isterseniz, evet. Kasabanın kenarındaki eski bina.”

“Sütunlu ev mi?”

Okumaya devam et

Metrodaki Kemancı

Soğuk bir Ocak sabahı, bir adam Washington DC’de bir metro istasyonunda kemanla 45 dakika boyunca altı Bach eseri çalar. Bu süre içinde, çoğu işe yetişme telaşındaki yaklaşık bin kişi kemancının önünden geçip gider.
Kemancı çalmaya başladıktan ancak üç dakika kadar sonra ilk kez orta yaşlı bir adam kemancıyı fark edip yavaşlar ve birkaç saniye sonra da gitmek zorunda olduğu yere yetişmek üzere yine hızla yoluna devam eder.

Kemancı ilk bir dolar bahşişini bundan bir dakika kadar sonra alır. Bir kadın yürümesine ara vermeksizin parayı kemancının önüne koyduğu kaba atarak hızla geçer gider.
Birkaç dakika sonra bir başka adam duraklayıp eğilerek dinlemeye başlar ancak saatine göz attığında işe geç kalmamak için acele ettiğini belirten ifadelerle hızla yoluna devam eder.

En fazla dikkatle duran ise üç yaşlarında bir oğlan çocuğu olur. Annesinin çekiştirmelerine rağmen çocuk önünde durur ve dikkatle kemancıya bakar. En sonunda annesi daha hızlı, çekiştirerek çocuğu yürümeye zorlar. Oğlan arkasına dönüp dönüp kemancıya bakarak çaresizce annesinin peşinden gider. Buna benzer şekilde birkaç çocuk daha olur ve hepsi de anne, babaları tarafından yürümeye devam için zorlanarak uzaklaştırılırlar.
Çaldığı 45 dakika boyunca kemancının önünde sadece 6 kişi çok kısa bir süre durur. 20 kişi duraklamadan yürümeye devam ederek para verir. Kemancı çaldığı süre içinde 32 dolar toplar. Çalmayı bitirdiğinde ise sessizlik hakim olur ve kimse onun durduğunu fark etmez, alkışlamaz.

Hiç kimse onun dünyanın en iyi kemancısı Joshua Bell olduğunu ve elindeki 3,5 milyon dolarlık kemanla, yazılmış en karmaşık eserleri çaldığını anlamaz. Oysa Joshua Bell’in metrodaki bu mini konserinden iki gün önce Boston’da verdiği konser biletleri ortalama 100 dolara satılmıştır…

Beş Maymun Hikayesi

Kafese beş maymun koyarlar. Ortaya da bir merdiven konur ve tepesine de iple bir kangal muz asılır. Her bir maymun merdivenleri çıkarak muzlara ulaşmak istediğinde dışarıdan üzerlerine buz gibi soğuk su sıkılır. Her bir maymun aynı denemeyi yapar ve suyla ıslatılır. Bütün maymunlar bu denemeler sonunda sırılsıklam olurlar. Bir süre sonra muzlara doğru hareketleneni diğer maymunlar engellemeye başlar.

Su kapatılıp maymunlardan biri dışarı alınır, yerine yeni bir maymun konulur. İlk yaptığı iş, koşup muzlara ulaşmak için merdivene tırmanmak olur. Fakat diğer dört maymun buna izin vermez ve yeni maymunu bir güzel döverler.

Daha sonra ıslanmış maymunlardan biri daha yeni bir maymunla değiştirilir. Ve o da merdivene ilk yaptığı atakta dayak yer. Bu maymunu en şiddetli ve istekli döven de biraz önce diğerleri tarafından engellenen ve ilk dayağı yiyen birinci yeni maymundur.

Islak maymunlardan üçüncüsü de değiştirilir. Bu da ilk atağında diğerleri tarafından cezalandırılır. Diğer dört maymundan yeni gelen ikisinin en yeni gelen maymunu niye dövdükleri konusunda hiç bir fikirleri yoktur ama en iştahlı dövenler de onlardır.

Sonra en baştaki ıslanan maymunların dördüncü ve beşincisi de yenileriyle değiştirilir. Ama tepelerinde o bir kangal muz hala asılı olduğu halde artık hiç biri merdivene yaklaşmamaktadır.

Neden mi ?
Çünkü burada işler böyle gelmiş ve böyle gitmektedir…
Kötü yönetilmeyi ve maymun davranışını benimserseniz, hatta hayatınızdan memnun olmaya başlar, kurulu düzenin savunucusu olursanız, düzeni değiştirip doğruları yapmak isteyenlere en çok ve en iştahla siz engel olursunuz. Başkalarının başarısızlığı sizin başarısız olacağınız anlamına gelmez. Nitekim “denenmişin denenmişi olmaz” söylemi olaylara değil, kişilere söylenmiş bir söylemdir.

Un Caffee Sospeso

İtalya’da Napoli’nin kenar mahallelerinden birinde iki Türk’ün kahvelerini içtikleri bir cafede gerçekleşiyor bu olay.

Cafeye giren müşterilerden biri, garsona "due caffee, uno sospeso" (iki kahve, biri askıda) diyor, iki kahve parası veriyor, bir kahve içip gidiyor, garson da tezgahın üzerinde asılı duran çiviye bir küçük kağıt asıyor.

Biraz sonra iki kişi içeri giriyor; "due caffee e un sospeso" (iki kahve ve biri askıda) diyorlar, üç kahve parası verip, iki kahve içip gidiyorlar. Garson gene bir küçük kağıt daha asıyor tezgahın üstündeki çiviye…

Bunun gün boyu böyle sürdüğünü görüyorlar. Derken üstü başı biraz eski, püskü, belli ki fakir biri cafeye giriyor ve garsoana; "un caffee sospeso" (askıdan bir kahve) diyor. Kahveyi içtikten sonra para ödemeden çıkıp gidiyor. Garson da tezgahın üzerine asmış olduğu kağıtlardan bir tanesini aşağı indiriyor.