Lekeli Köşe

lekeli_köşe

Bu köşe benim köşem. Ne yazı var, ne de kışı. Hani öyle yaz köşesi, kış köşesi yok yani… Çoğu yazılarım kinayeli, çok daha çoğu ucu törpülenmiş sivri yazılarımın olduğu köşe. Sıkıştıkça bir köşeye yazdığım, yazdıkça dört köşe olduğum bir köşe… Yazılarımla düşüncelerimi fısıldadığım kendime ait gizli bir köşe… Kimi zaman düşünce, kimi zaman da dert köşem… Bu sebeptendir ki şimdi yazacağım kelimelerin köşesi oldukça sivridir. Kimisini sevindirir, kimisini yer bitirir… Belki bu sayede işin muhatabı yazılan yazıları da işitir.

Okumaya devam et

Siyaset

siyaset_at_feraset_feres

Geçtiğimiz gün gerçekleşen ülke seçimlerinin sonucuna ilişkin bir arkadaş ortamında gerçekleşen sohbet üzerine, kurumsal siyasetin hiçbir sohbet ortamında konuşulmaması gerektiğine bir kez daha kanaat getirdim. Çeşitli sosyal mecralarda yayınlanan yama bilgilerden oluşan bilgi birikimiyle, çıkmaz bir sohbetin ortam muhabbetini son derece rahatsız kılması, konuşmayı ve konuşabilmeyi beceremeyen kişilerin karşısındaki kişileri yaralayan densiz konuşmalarına şahit oldum.

“Siyaset etmek” eski zamanda “öldürmek demektir. Topkapı sarayında bulunan “siyaset çeşmesi” geçmiş dönemde padişaha laf söyleyen isyankârların idam edildiği bir yer olarak bilinir ve bu şekilde anlatılır. Günümüzde siyaset yaparak siyaset ettiğimiz nice dostlukların tekrardan eskisi gibi olmayacağı kesin. Bu sebeple siyaset etmeden siyaset yapmak mümkün değilse, hiç siyaset yapmamak da bir siyasettir.

Okumaya devam et

Devşirme Dertler

emekhirsizi

Yazmak, dertleşmektir; her derdi geçirmez lakin kişiyi hafifletir. Derdi dünya olanın dünya kadar derdi olur, her dert derdi olanda kuvvet bulur. Dert konuşmakla dinmez, yaşantının derdi konuştukça geçmez.

Yiğidi gam öldürür, dert ağlatır; ağlayan adam derdini anlatır, adamlığını sorgulatır; adam olana ancak yazmak yakışır.

Okumaya devam et

Kemiksiz Dil

Gönül söylemek ister, dil susar. Gözler konuşur, dil susar. Hareketler belli eder konuşmaları, mimikler sarar konuşmaların etrafını. Tavır tavır üstünde, altta kalanın canı gurur peşinde. Gurur olur çıkar su yüzüne, balıktır o nefes alamaz su yüzünde. Gururu olsa gönül kazanır sözüyle, vicdanı olsa susar edebiyle.

Ne kadar zalim esse de rüzgarın, aşk acısıyla yanıp tutuşsa da bağrın, iki çift söz bilmez lugatın, en çok tükürüğe yakışır o suratın.

Üç beş kelime yan yana gelir, üçü kendindendir, beşi dinlediği müzikten… Söz söylemez dinletir müziği, müzikteki sözleri kendinden bilir.

Okumaya devam et

Yaşam Gör-güsü

Her yolculukta, yolcuların sorması gereken bir soru vardır. Acaba doğru yolda mı gidiyoruz? Çoğu yol uzun ve meşakkatlidir ve çoğu yol yollarını kaybetmiş insanlarla doludur.

Bazıları, kaderin de yardımıyla, kendi yollarını çizerler. Belli bir hedefleri yoktur ama benzer ruhlara sahiptirler. Diğerleri birlikte hareket eder ve bir başkasının kollarında huzur bulurlar. Çok az bir kısmı da beladan uzak durmak için gittikleri yoldan ayrılırlar.

Ama gözlerini yoldan ayırmadan bakanlar nereye gittiklerini göremezler ve genellikle, yolun onları götürdüğü yere fazlasıyla şaşırırlar.

“Adam, bilgeye hayatın anlamının ne olduğunu sorar. Bilge, cevabını söylemeden önce adamı bir sınava sokar.

Bilge, bir çay kaşığına zeytinyağı doldurarak adama verir ve evin etrafında kaşıktaki zeytinyağını dökmeden bir tur atmasını söyler.

Adam gözü çay kaşığında pür dikkat evin etrafında kaşıktaki zeytinyağını dökmeden bir tur atıp bilgeye döner. Bilge sorar; “evin etrafında, bahçede neler gördün?” diye.

Adam şaşkın; kaşıktaki zeytinyağına dikkat etmekten bahçeyi fark etmemiştir.

Bilge tekrar tur atmasını ve bu sefer bahçeyi incelemesini ister, ve döndüğünde aynı soruyu yeniden sorar; “Bahçede neler gördün?”
Adam; bahçenin güzelliği karşısında büyülendiğini, bahçeye hayran olduğunu anlatır.

Bilge gülümser ve kaşıktaki zeytinyağının döküldüğünü belirterek hayatın bakış açısıyla önem kazandığını anlatır. Görebileceği güzelliklerin tam ortasında hayatını yaşayacağını ve akıp giden zamanın ancak bakış açısıyla insan gözünde bir anlam kazanabileceğini söyler.”

Yaşamı anlamlı kılan; zeytinyağını dökmeden etrafındaki güzellikleri fark edebilmektir.

Canlı Beden

Zihni ve hafızası olmayan kimdir? Nedir? Hayalet mi yoksa ruhunu arayan bir beden mi?

Yönümüzü gösteren bir pusula olmadan; kaderimizin, doğruyu aramak mı, yoksa kulağımıza fısıldayan şeytanlar mı olduğunu nasıl bilebiliriz? Karanlıkta ışığı görmeden nasıl ilerleyebilir ve önümüzü nasıl görebiliriz?

Boş bir kağıt, üzerine yazılmasına ihtiyaç duyar; beden, kalbinde bir ideal varsa can bulur…

Sorgul-ama

“Sorgula” ama sebepsiz “sorgulama”

İlk kavga, ilk tavır, ilk tepki… her şeyin ilkidir benim için önemli olan. Her yeni olan aslında bir öncekinin tekrarı değil midir?

Kin tutmak, defter tutmak mıdır? Doksan dokuz iyilik tek bir kötülük ile unutulur mu, yoksa sayısı tutulan sadece kötülükler mi olur? Çeteleye göre mi değerlendirilmeli insan? Eksilerle artılarla mı çözümlenmeli? Yaşanılan hayat mıdır insana artılar katan; yoksa insan mıdır yaşadığı hayata artılar katan? Her artı iki eksiden oluşmaz mı? Matematik yalan söylemez; iki eksinin çarpımı gerçekten artı değil midir? Eksiklerle yaşanan hayatın içinde mücadele yaşamın gerekliliğini doğurmaz mı?

Temcid pilavı misali ısıtıp ısıtıp ortaya koymak mı gerekir her olumsuzluğu, yoksa her öğünü ayrı mı yemeli yada ayrı yenilen her öğüne temcid pilavını da ilave mi etmeli?

Her tartışmayı kendi içinde mi çözümlemeli, yoksa tüm kirli çamaşırları tek bir tartışmada ortaya mı sermeli? Renklere mi ayırmalı kirlileri, renklilerle birlikte tümünü aynı anda mı temizlemeli?

Okumaya devam et

Siyah – Gri – Beyaz

Geceyi, zifiri karanlığı severim. Ürkütür, düşündürür, hayal kurdurur. Hesaba çeker beni bazen, bazen de hesap sormayı öğretir. Hesap işlerine girdiğim zaten, güneşi görmeden uyumak olmaz. Güneşi görmek güzel, sebebi önemsiz. Ama zifiri karanlığın rengi olan siyah, bir insanın içiyse, hiç bir şeyi görmenize gerek yok, her şeyi önemsizleştirir sebepsiz.

Siyah işte,gördüğünüz, hissettiğiniz her şeyi karabasan misali sarar. Yolunuza asfalt gibi simsiyah serilir. Gülümsemeleri karartır, kelimeleri sessiz bırakır. Kara lekedir siyah. Kara buluttur. Kara denizin ta kendisidir, gemilerinizi yutar. Basittir kararmak, kara kara davranmak. Çabasız, kolay, zararlı, düşüncesiz ve çıkarlı işleri sevenlerinde çokluğunu düşünürsek, revaçta yine, hep, her daim siyah.

Ara renk, karışık renktir gri. Ama bir bakarsın, kirli beyaz, bir bakarsın solmuş siyah. En çok kediye yakışır, gri tüyleri düşününce. Griye dönmüş bulutları da unutmamalı. Yağmur mu gelecek, güneşin önünden çekilecekler mi kestiremezsiniz. İçi gri insanları kestiremediğiniz gibi.

Beyazsın diyemeyecek kadar siyahı vardır. Siyahsın diyemeyecek kadar bulanmış beyaza. Nabza göre mi şerbet dağıtır, nabzı var mıdır bilinmez. Kanı yeşil gibi soğuk, kırmızı gibi sıcaktır. Elini verip kolunun hesabını yapmana gerek kalmaz. Ya hep, ya hiçtir kararı. Bir elinin çiçekli, bir elinin kılıçlı olduğunu anla, griyi yapıştır üstüne ve med cezir insanını tanı.

Siyahı beyazı barındır içinde, sonra dal hayata. Zor zanaat gri olmak. Hayat mı onlara iki renk verdi, yoksa başka renkler mi onu kararsız bıraktı. Yalnız bırakılmayacak kadar umut vaat eder, kişiliği ve rengi melez, griler.

Okumaya devam et

Böyle Olmamalıydı

İsmini duyunca nefesim kesilmeliydi, içim daralmalıydı, yüreğime bir ateş düşmeliydi, ayaklarımın feri kesilmeliydi ve kendimden geçmeliydim. Sonra adını sayıklamalıydım adını her unuttuğumda, ama bunu kimse duymamalıydı.

Kasım yağmurları ıslatırken geceleri, bahar şarkılarını söylemeliydim karanlığa. Şarkılar kime söylenirse söylensin “sana” diye eşlik etmeliydim. Türküler dolmalıydı odama.
“Ben bir selvi boylu yardan ayrıldım” deyince bir ses, selvi boylu yar sen olmalıydın.
Çalan her telefona “sensin” diye çıkmalıydım. Nefes alışını hissetmeliydim ve sana yormalıydım.

“Ölüm dediğin nedir ki gülüm, ben senin için yaşamayı göze almışım” senin için söylenmiş söz olmalıydı. Bir ney yokluğuna ağlamalıydı delice ve bir bağlama incecik çığlık olmalıydı türkülerimin. Ama bunu kimse bilmemeliydi.

Böyle olamamalıydı ve ben böyle olmamalıydım.
Kelimeler adını taşıyınca kulaklarıma, daha yüzüme çarpmadan adının rüzgarları, dişlerime sızı düşmeliydi. Sen giderken son gördüğüm gibi hayal edip seni, perdenin kapanması gibi, kapanmalıydı son sahneyle gözlerim. Karanlığın içinde seni izlemeliydim.

Sana ait ne varsa korumalıydım. Sevgini dilime dolamalıydım ve sana yakın olmak için can atmalıydım.
“Sen kim yakınlık kim?” deseler; ben ağlamaktan konuşamasam ve düğümlense kelimeler boğazımda, gözlerini kaçırsan benden yinede “sen” diye haykırmalıydım.
Tebessümünü gizlesen, beni engellesen, haklı ellerinle yakama yapışsan da seni ebede kadar saklamalıydım. Seni senden daha çok sevmeliydim. Şefkatle seni içimde saklamalıydım. Bir ömür boyu…

Yalnız İktidar

İçin içine sığmaz senin. Sen, sen olamazsın. Ne kendindesindir kendini bilecek kadar, ne özündesindir sözünü dinletecek kadar. Yokluğun içinde varlık, varlığın içinde yokluktasın sen. Buruk bir kalbin olsa da yüreğinde, özlemini hafifletecek kadar sevinçli günlerin olmuştur elbet geçmişinde.

Kendini dinlediğin anıların var, atalarından miras öğütlerin var. Bir iktidar ki yaşadığın, isyan var nefesinde ve yalnızlık var kaderinde…

Bir yoldaşın yok ki senin yanında, yürürken bu çileli yolu tek başına. Sana yoldaş olacak akrabaların olsa da kanında. “Ey haset besleyen hısım! Ne faydan olur senin bana?” suali var dudaklarında.
Öyle ya; hiç akbabadan akraba; akrabadan da yoldaş olur mu bu kervana?
İktidar dediğin yalnız olunur bu kalleş diyarda.

Sefahatin Azameti

Hayat bir eğlenceden de ibaret olsa, eğlenceyi yaşamanın bir kuralı var. Ebedi olduğu sanılsa da, dostlukların devamı için yazısı olmayan bir usül var.

Gönül sancısı var; küçük hataların yer açtığı büyük yaralarda, boşvermişliğin ukalalığında, dedikoduların “dedi”sinde, hatalar ardından söylenen “özürlerin” kaypaklığında…
Cehalet ve Sefahat dolu günlerin geride bıraktığı kirlenmiş bir gönülün sancısı var.

Dostluğa dair ne varsa bir bir tükendi.. Aşk, sevgi, gurur, saygı… Tükenen birlikteliğin içinde, tam ortasında ve merkezinde bir kalp var ki kırılan; şimdi pişman; attığı her ritim için boşa harcanılan zaman için heyecanlanan. Bir kalp var ki bunca zaman; sefahatin azameti ile dost bildikleri tarafından aldatılan.

Islak Yürek

Islak Yürek

Dünya misali yüreğimin dörtte üçü okyanustur benim; Saydamdır, derindir, soğuktur ve yumuşaktır.
Med cezirlerle dokunurum her yüreğe ve heybeti çölleri kıskandırır, içindekileri usandırır.
Hangi taşı atarsan at göremezsin etkisini, etrafında oluşan katmer katmer çemberleri…
Hissetmem attığın taşları, önceden atılanları hissetmediğim gibi…

Okyanus; durgun ve büyüleyici. Okyanus; hırçın ve tehlikeli… Kıyısındaki saydam maviliğe aldananlara, derinleri merak ettirir. Gizemli derinliklerin merkezi soğuktur, karanlıktır ve insanı ürpertir.

Birbirinden farklı dalgaları var fırtınalar yaratan; Durgun suları var içinde rengarenk balıkları barındıran…

Öyle üç beş taşla incinmez bu derya…

Ne göldeki duruluktur benim yüreğim, ne de akıp giden bir nehir…
Koca bir okyanustur içinde türlü türlü dertleri barındıran…

Kimi “UN” Peşinde, Kimi “ÜN” Peşinde

Benim bildiğim esnaflar var; gerektiğinde gereksiz lambaları kapatan, kış mevsiminin dondurucu soğunda sobanın altını açmak yerine üzerine kat kat giyinip tasarruf yapmaya çalışan.

Benim bildiğim işadamları var; esnaflık dönemlerini unutan, sosyetenin süslü püslü masarında beğenmediği yemeği geri çevirip, masasında oturduğu kişilere geçmişi ile ilgili tek bir kelam bile konuşmayan, konuşamayan ve konuşmaktan utanan.

Ve benim bildiğim sanatçılar var; sesiyle, fikriyle, yeteneği ile eser yapıp tüm ışıkları kendine çevirmeye çalışan. Bir kaç alkışın sarhoşluğu ile kendini diva zanneden megolaman ve sırf unutulmamak için alemin maskarası olan. Her durumu ön plana çıkmak için fırsata çeviren.

Benim esnaf dediğim adam para peşinde koşuyor, işadamı kudret, sanatçı ise şöhret. Hangisi olmak iyidir bilinmez ama hiçkimse bir gruba tam dahil değil. Herkesin bir köşesinde diğer gruptan bir kalıntı var. Esnaf dediğim tüccar geliştikçe işadamı oluyor, işadamı dediğim adam popülerleştikçe şöhret oluyor ve başlangıç noktasını kaleme alıp biyografi yapan işadamı ise sanatçı oluyor.

Peki sen kimsin?

Esnafım diyecek kadar tüccarsın, tüccar olamayacak kadar işadamı. Kudretinin sayesinde sen bir şöhretsin ve şöhretinin bir yaptırımı olarak sen bir sanatçısın. Öyleyse sen hangi gruptansın?

Öyle sanıldığı kadar kolay değil bu geçişleri yaşamak, ve basit değil bu yetkinlikleri kazanmak. Esnaf olmak akıl istiyor, işadamı olmak zeka, sanatçı olmak yaratıcılık. Bu özellikleri taşımadığın müddetçe ne sap oluyorsun, ne de saman. Ama sapla da samanı birbirine karıştırmamak lazım bu kargaşanın içinde.

Ben esnafım diyen acizler, sosyetenin fotoğraf karesinde kellesini çıkarmak için fırsat kollayan iş adamları, bildiklerinden çok ismini duyurmak için yazı yazıp kitap basanlar, nota bilmez şarkıcılar, bir kaç saniyelik vizyon ile holywood yıldızı olduğunu düşünüp eleştirmenliğe soyunan oyuncular…

Kim neyin peşinde? Öyle ya kimi “un” peşinde, kimi “ün” peşinde.